Cengiz Aktar
Haz 25 2018

Yönetebilecek mi? 

Ocak’ta, seçim ortada yokken iktidar için yazmışım: “AKP seçimle geldi, rejim seçimle gitmeyecek. Giderse başta muktedir olmak üzere tüm yetkililer Yüce Divanlık olur, bu kadar net. Rüyadan uyanmakta ve temel soruları bir an evvel sormaya başlamakta fayda var.”

Bu ayın başında: “Rejim aslında çoktan kaybetti, muhtemelen 2013’ten itibaren. Bugün geldiği yerde, günün birinde vermek zorunda olduğu devasa hesaplardan ötürü panik içerisinde olduğu aşikâr. 

Bu, sadece rejim değil rejimin muazzam taraftar kitlesi için de geçerli. Rejimin fıtratında var bu suç ortaklığı. Haksız elde ettikleri kazançlar, kullukla geldikleri mevkiler, insana, doğaya ve kente verdikleri kalıcı zararların hesabını vermek durumundalar. 

Aynı minvalde siyasî İslam ve taraftar kitlesi iktidardan düştüğünde bir daha asla geri gelemeyeceğinin de farkında. 

İş bu noktada çok kritik hâle geliyor zira bu kitle kendini ölümüne savunmak durumunda. Hâsılı, alana ve ölene kadar…” 

Gelelim bugüne. Muktedir ve rejim yeni sisteme adaletin kılıcından ebediyen kurtuluşu olarak bakıyor. Kararların çok dar bir kadro tarafından hızla Sarayda alındığı, meclisin noterliğe yargının da kapıkulluğuna indirgendiği, işbitiriciliğin her türlü denge, denetleme ve danışma ilkesinin önüne geçtiği keyfî ve kaba kuvvete dayalı bir düzen. Bu sürdürülebilir mi?  

İktisaden rejimin elinde bir tek kamu borçlanma olanağı kaldı. Kamu borcunun millî gelire oranı tüm iç, dış, kamu, özel borçları toplasan %70’i anca buluyor. Daha marjı çok, ne var ki borçlar kolay ödenemez hâle geldi. 

Bunun dışındaki bütün göstergeler kırmızıda. Seçim ekonomisi dolayısıyla yapılan harcama, askerî maceralara giden para, muazzam boyutlardaki israf ve reislerinin faiz takıntısı ekonomiyi mukadder krize hızla sokabilecek çapta.

Artık ihtiyacı olmadığı OHAL’i hemen kaldırarak, şaşkın traderların da istikrar zannettiği seçim sonucu sonrasında bir nebze değer kazanan liraya destek olacaktır ama hiçbir ciddî ekonomik gösterge bunun kalıcı olabileceğini söylemiyor. 

Siyaseten “zafer”in meşruiyeti, seçim tamamen adil ve özgür olmayan bir ortamda cereyan ettiği ölçüde daima sorgulanır olacak… Hile şaibesine bile gerek kalmadan. 

Haricen bugüne kadar yapılmış fahiş hatalardan dönüleceğini, güce dayalı saldırgan politikalardan vazgeçileceğini beklemek mesnetsizdir.  

İçerde ve dışarda birtakım aklıevveller reisin, istediğini elde ettiği için rahatlayacağını hesaplıyor. Rejimin içerde ve dışarda “rahatlaması ve rahatlatması” maddî ve manevî olarak mümkün değil. Balkon konuşması işin rengini zaten verdi. Ama şöyle yeni durumlar yaşanabilir: Hâkim-i mutlak, gadrine uğradıkları için hapiste olan arkadaşlarımızı “bağışlayabilir”, ama dikkat beraat değil!

HDP ile yeniden barış rüyası görenlerin ise bunun faşizmin fıtratıyla ve Rojava/Kandil boyutuyla bağdaşmadığını unutmamaları gerekiyor.  

Sözün özü Türkiye bugün, farklı fay hatları ve cemaatleri arasında sıkışmış paramparça toplumuyla, çökme sürecindeki ekonomisiyle, enkaza dönüşmüş devlet kurumlarıyla, yerle bir olmuş doğası, kenti, kültürüyle, saldırgan dış politikasıyla ve ceberut rejimiyle “yönetilemez”,  bir ülkedir. 

Gelelim muhalefete. Türkiye’de HDP siyasetine ilâveten ve seçim gecesi tuhaf davranışlarına rağmen artık bir de Muharrem İnce var. Köhne partisi kendisine ne kadar destek verecek, kendisi bu kadim devlet partisinin çekim alanından kurtulabilecek mi, parti bölünmeden eskisi gibi devam edebilecek mi zaman gösterecek. 

Erdoğan’dan kurtulmak üzere oluşmuş ve beş benzemezden oluşan muhalefet cephesinin ise hezimet karşısında devam etmesi mümkün gözükmüyor, asıllarına rücu edeceklerdir. Seçim kampanyası boyunca Saadet ve İyi Parti’ye giydirilen bilgelik, demokratlık gibi gömleklerin mesnetsizliği hızla faş olacaktır.

Keza “Erdoğan karşıtlığından” ibaret olmasına rağmen, “antifaşist cephe” hatta “demokrat cephe” gibi tanımlamaların mesnetsizliği de faş olacaktır.  

Konforlu bir noterlik kurumuna dönüşen TBMM’de siyaset yapmak, hele muhalefet için bir anlam taşımayacak. Muhalefet ister istemez seçmene daha yakın olmak durumunda zira mecliste hiçbir ağırlığı olmayacak. Ama kimileri de ballı maaş ile yetinebilir.   
Kampanyaya bakacak olursak, “moral bozmayalım” başlı başına bir siyaset olamazdı. Olursa o memleketin işi meleklere kalmış demekti.  

Bir seçim ve iki oyla faşizmden kurtulunabileceğini sanmak bu toplumun neden bu raddeye geldiği konusunda olmazsa olmaz tartışma ve hesaplaşmayı ötelemek ve devamlı aynı sorunlarla yaşamaktan başka bir şey değildi. 

Bugün bu sonuca inanmak istemeyenler Türkiye’de yerleşen faşizmi doğru okumakta da yetersiz kaldılar. Bunun geçici bir toplumsal olay olduğuna kanaat getirip bir seçimlik canı olduğunu düşündüler. İnsanları mesnetsiz bir beklenti içine sokma sorumsuzluğunu da aldılar. Ruhsal çöküntüde veballeri vardır. 

Erdoğan fenomenini ve kurmakla haşır neşir olduğu rejimi anlamlandırmak için kendisi, partisi, yakın çevresi, iş ilişkileri, Türkiye’nin siyasî tarihi, sabık seçkinlerin yaptıkları hatalar, kitabî sınıflandırma ve çözümlemelere ilâveten O’nu ve rejimini destekleyen kitleyi en az bu veriler kadar dikkate almak gerekiyordu, hâlâ gerekiyor. 

Erdoğan’ın “çoğunluk”, “millî irade”, “aziz millet” olarak adlandırdığı kitlesi liderle birlikte okunduğunda bariz faşist özellikler barındırıyor.  Kenetlenmiş bu iri kitle, iktidarı zorla elinde tutuyor.  

Bugüne kadar geçerli olan hukuk dışında biçimlenen faşist sistemin hukuksuzluğuna isyan etmekle yetinmek, kepazeliği ironi ve istihza ile karşılamanın hiçbir işe yaramadığı dün gece kanıtlandı. Türkiye’nin güzide hukukçuları yıllardır rejimin icraatının hukuksuzluğuna vurgu yapıyor. Sosyal medyada rejimin her hukuksuz tasarrufu alay konusu oluyor. Dün göz göre göre yapılan usulsüzlükler herkesi isyan ettirdi. E, sonra?  

Elbet hukuksuzluklara işaret etmek, yapılan hukuksuz icraatın çetelesini tutmak hayatî önemde. Ama yıllardır usul usul ve elbirliğiyle kabul edilemezi kabul edilir kılan “yeni hukuk” yeterince ciddiye alınmadı. Sonunda reis ve rejimi memleketin başına zorla ve külliyen çöreklendi, memleketin kanaat önderleri hâlâ meleklerin cinsiyetini konuşuyor. 

Türkiye’de totalitarizm, 20. yüzyıl başında Almanya, İtalya ve Rusya’da olduğu gibi toplumları altüst eden krizler neticesinde değil bir aralar dünyanın gözbebeği olmaya aday, ekonomisi gelecek vaadeden Avrupa Birliği adayı model ülkeden neşet etti. 

Bu tahayyülün tam ne olduğu, özünde neler yattığı, nerelerden beslendiği üzerine kapsamlı tahliller daha yok; artık faşizm derinleşip ortalığı iyice kuşattığında yapılacaktır umarım.  
Türkiye’nin Erdoğan meselesi nüfusunun yarısına dönüştü.

Bu, temenni, tevekkül, hakaret, ironi ve istihzayla altından kalkılabilecek bir heyula değildir, asil anlamında siyaset ister. 

Demokrasi özürlü Türkiye toplumu bunu becerebilecek mi yoksa topyekûn kaz adımına mı geçecek, cevabı biraz da çöküşün şiddetine bağlı olacak.